ITO Ticaret logo
  • EURO6,92
    % 4,17
  • DOLAR6,01
    % 3,53
  • ALTIN229,37
    % 0,93

İtibarsız ‘neo-liberal’lere veda zamanı

Prof. Dr. Kerem Alkin

Paylaş
Yayınlanma tarihi: 05 Şubat 2018 Pazartesi
AA + -

Bugün, ABD başta olmak üzere, dünyanın önde gelen pek çok ekonomisi eğer pek çok makroekonomik sorunla, pek çok yapısal meseleyle, bankacılık sektörlerinde ağır travmalarla boğuşmalarının, en az 10 yıldır sosyo-ekonomik bedel ödemelerinin en ağır sorumluluğu; Soğuk Savaş döneminin bitimiyle sahne alan ‘neo-liberal’ kanadın ve temsilcilerinin dünya ekonomisine pohpohlayarak pazarladıkları, adeta empoze ettikleri ‘abartılmış’ piyasa ekonomisi modelidir. Bu model, finansal sistemle reel sektör arasındaki ‘karlılık’ dengesini neredeyse 7’ye 1 boyutunda tahrip etmesi yetmezmiş gibi; daha da vahim olan yönüyle, önde gelen ekonomilerde ‘imalat sanayi’nden çekilmeyi, hizmetler sektörüne ağırlık verilmesini bile tavsiye edebilmiştir. Uluslararası Para Fonu’nun ana omurgasına, beynine de hakim olan bu anlayışın dayattığı programlar ise, Latin Amerika başta olmak üzere, pek çok ülkeyi daha da büyük bir felakete sürükledi.

Türkiye, neo-liberal politikaların sakat, tehlikeli yönlerini tespit ederek, kendine 2007’den itibaren kamunun ‘denetleyici-düzenleyici’ rolünü yeniden güçlendiren yeni bir rota oluşturdu. Bu yeni rota sayesinde, 2008 küresel finans krizinde IMF ile yeniden masaya oturmadan, küresel finans krizinin etkilerini yönettiği gibi; artık IMF’in kaynak talep ettiği bir ekonomiye kavuştu.

Bugün, Türkiye ekonomisi, reel sektörün finansmanına yönelik KGF gibi yeni modeller oluşturuyor ise, küresel finans krizinde 6 mega projeye imza atabiliyor ise terör odaklarına içeride ve dışarıda tarihi bir bedel ödettiriyor ise, savunma alanında tarihi bir ‘yerli-milli’ atılımı yürütüyor ise; ana gerekçesi ‘itibarsız’ neo-liberal politikaları 10 yıl önce arkamızda bırakmış olmamızdır. Bu nedenle, Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığı adına büyük mesafe kat ettiğimiz bu dönemde, ‘itibarsız’ neo-liberallerin hezeyanlarına, yaygaralarına hala kulak verenlere ‘veda edin’ çağrısında bulunuyorum.

Türkiye ekonomisine yönelik ‘alçaklık’ düzeyindeki yorum ve algı operasyonlarına inat, Türk iş dünyası ve hane halkı Türkiye ekonomisine yönelik inancını güçlü bir şekilde ortaya koyuyor. ‘Ekonominin yarısı psikolojidir’ gerçeğinden hareketle, bir şirketin 26 ilde 1508 katılımcı gerçekleştirdiği çalışma, Türk halkının yüzde 32.7’sinin 2023’te Türkiye’nin dünyanın en güçlü 10 ülkesinden birisi olacağına, yüzde 25.3’ü bölgesinin ve İslam dünyasının en güçlü devleti olacağına inandığını gösteriyor. Halkımızın yüzde 28.5’i ise Türkiye’nin 2023’de dünyanın en büyük 16. ekonomisi olarak yoluna devam edeceğini beklediğini ifade etmekte. ‘Türkiye bugünden daha kötü olur’ diyenlerin oranı sadece yüzde 1.1.

Reel sektör, yurtiçi ekonomi aktörleri, hatta yabancı sermaye Zeytin Dalı Harekatı’nın gerekliliğine ve Ordumuzun başarısına olan inançlarını çok net ortaya koyarken; artık, ‘neo-liberal’ görüşü toprağa gömmek zamanıdır.

KÜRESEL SAVAŞIN ADI ‘REZERV PARA’

Kapitalizmin ana felsefesini oluşturan merkantilizm, emperyalizmin, sömürgeciliğin ‘parasal’ yönünü de ihmal etmemiştir. Salt askeri ve siyasi değil, ekonomik ‘imparatorluklar’ da güçlü para gerektirir. 15. yüzyılda Portekiz ile başlayıp, 1530’da İspanya’ya, 1640’da Hollanda’ya, 1720’de Fransa’ya, 1815’te ise İngiltere’ye geçen ‘rezerv para imparatorluğu’ süreci, İngiliz Sterlini’nin tahtına 1925’ten itibaren göz diken ABD Doları’nın, 1944’te Bretton Woods uluslararası para sistemi ile ‘kapitalizmin yeni gözdesi’ olmasıyla yeni bir aşamaya geçmiştir.

Türkiye, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatlarını, tam da, ‘2. Soğuk Savaş’ döneminin eşiğinde, ‘2. Bretton Woods’ para sistemi kapışmasının tırmandığı bir dönemde gerçekleştiriyor. Türkiye’nin siyasi, askeri ve diplomatik başarısının yanı sıra, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Kore, Endonezya, Meksika, Brezilya gibi ekonomilerle, karşılıklı olarak ülkelerin milli paraları ile ticareti hızlandırması ve küresel ticaretin ‘dolar’ ve ‘euro’ dışı milli paralarla gerçekleşme oranının yükselmesi; kapitalizm ve ‘rezerv para imparatorluğu’ açısından büyük deprem anlamına gelecek.
Bu nedenle, Türkiye’nin sınırlarına ve bölgesine huzur, barış, siyasi ve ekonomik istikrar getirmeyi hedefleyen güvenlik operasyonları, küresel ticaret düzeninde de önlenemez bir dönüşümü tetikleyecek.