G20’de ‘sıkışık’ ve ‘gergin’ gündem

Prof. Dr. Kerem Alkin

Paylaş LinkedIn E-posta
Yayınlanma tarihi: 24 Temmuz 2018 Salı
AA + -

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dünyanın önde gelen liderlerini Antalya’da ağırladığı G20 Zirvesi’ne Türkiye’nin dönem başkanı olduğu 2015’de, uluslararası medyada G20 Zirvesi gündemi ve tartışılan konular, Türkiye’nin diplomasi başarısıyla bir hayli yer almıştı. Türkiye, işçi-işveren ilişkileri, KOBİ’ler ve kadının dünya ekonomisindeki konumu ve etkisine yönelik kritik önemdeki konuları hem G20’nin gündemine almayı hem de bu konularda önemli toplantıların gerçekleşmesini başarmıştı. Türkiye’nin hemen ardından gerçekleşen Çin’in dönem başkanlığında, kısmen uluslararası medya G20 gündemine yer verse de bilhassa 2017’de, Almanya’nın dönem başkanı olduğu yıl, sönük ve uluslararası medyada çok zayıf gündeme gelerek geçti. 2018’in dönem başkanı Arjantin de kısmen benzer bir sıkıntı yaşıyor. Arjantin, küresel ekonomik sistemde artan dijitalleşme ve teknolojik ilerlemelerin mesleklere, çalışma koşullarına ve istihdama etkisini, ülkelerin kalkınmasında ve altyapı yatırımlarında özel sektörün daha fazla sorumluluk üstlenmesi ve gıda için sürdürülebilir gelecek oluşturmayı kendi özel gündemi olarak öne çıkarıyor.

Öte yandan ABD Merkez Bankası’nın merakla takip edilen ‘Bej Raporu’nun yayınlanan son sayısında, ABD’li üreticilerin Trump’ın ek ithalat vergilerinden duydukları endişe vurgulanmış. IMF başta olmak üzere, uluslararası kurumlar ticaret savaşlarının dünya ekonomisine 0.3 ile 0.8 puan negatif büyüme etkisi olabileceğinden endişe ediyorlar.

Küresel ekonomide yükselen risklere karşı, G20 üyesi ülkelerin uluslararası işbirliğine yönelik kararlılıklarını tazelemeleri, daha yüksek ve kapsayıcı büyümeye yönelik politikaları benimsemeleri kritik önemde. Bu nedenle uluslararası platformlarda başta Fed, önde gelen merkez bankalarının para politikası tercihlerinin de sürdürülebilir bir dünya ekonomisi adına ne kadar kritik önemde olduğu da hatırlatılmalı.

REFORM-MAKRO İHTİYATİ TEDBİR DİLEMMASI

Son 2 yıldır, Türkiye ekonomisinin yerel ve küresel algısına yönelik bir ‘kutuplaşma’ yaşıyoruz. Belirli bir ekonomist ve piyasa profesyoneli, Türkiye ekonomisine yönelik makroekonomik sıkıntıları, giderek daha tehlikeli bir yöne doğru ilerlemekte, hatta kendi ifadeleriyle ‘savrulmakta’ olan bir alan olarak tanımlarken, benim de içinde yer aldığım diğer ekonomist ve piyasa profesyoneli grubu söz konusu sıkıntıların yönetilebilir olduğunu ifade ediyorlar. Birinci grubun ‘Türkiye ekonomisinin bir yerlere savrulduğu’ yönündeki yaklaşımına, algısına, hiç şüphesiz, katılan uluslararası ekonomi aktörleri de söz konusu. Yurtiçi ve yurtdışı menşeli bu ‘kötümser’ grubun algısını değiştirmek üzere de son 1.5 yılda, önceki ekonomi yönetimi ‘reformlar’a kararlılıkla devam edileceğini vurguluyordu. Endişem odur ki, söz konusu ‘reform’ ifadesi, Türkiye’nin son 16 yılda gerçekleştirdiği pek çok önemli reformu görmezlikten gelen, gerçekleştirilen reformların pozitif etkilerini adeta gölgeleyen bir söyleme dönüşmüş gözüküyor.

Son 20 yılda, ekonomik reform kavramından, bilhassa gelişmekte olan ekonomiler boyutunda anlaşılan, ‘kamu ağırlıklı’ bir ekonomik yapıdan, ‘piyasa ekonomisi’ ağırlıklı bir yapıya geçişe imkan sağlayan önemli düzenlemeler olarak özetlenebilir. Bankacılık ve finans sisteminde etkin regülasyonları, denetimi, sağlıklı piyasa ekonomisi koşullarını sağlayacak yasal düzenlemeleri, kamunun 3 yıllık stratejik plan anlayışı anlamında, orta vadeli program modeline geçişini, merkezi yönetim bütçesi ve mali disiplin kuralını, yatırım ortamını iyileştiren yasal düzenlemeleri, merkez bankası araç bağımsızlığını reformlara örnek sayabiliriz. Ancak, bankacılık sektörünün reel sektöre açtığı kredilerin sınırlandırılması, cari açığı azaltacak şekilde ithalatı sınırlayıcı düzenleme, kamu harcamalarının daraltılması, vergilerin yükseltilmesi, reel ücretlerin sınırlandırılması, para politikası faiz oranlarının yükseltilmesi ‘reform’ değildir; ‘makro ihtiyati tedbir’dir.

Makro ihtiyati tedbirlerin ‘ortodoks’ olanlarının reel sektöre, istihdama, büyümeye etkisi ağırdır; bedelini ödemiş ülkeler ‘heterodoks’ tedbirlere geçmişlerdir. Türkiye, daha etkin bir girişimcilik ekosistemi, bilim-teknoloji-inovasyon ekosistemine yönelik, küresel rakiplerimize göre Türkiye’yi doğrudan yatırımlarda daha da cazip kılacak, İstanbul’u bölgesel finans merkezi yapacak reformları sürdürecektir. Bu reformlarla, Türkiye’nin makroekonomik sıkıntılarını ortadan kaldıracak ‘ihtiyati tedbirler’i karıştırmamakta, ‘Türkiye reform yapmalı’ lafının kimi ekonomistlerce ayağa düşürülmemesinde yarar görüyorum.