Sağduyu şart

Cüneyt Başaran

Paylaş LinkedIn E-posta
Yayınlanma tarihi: 27 Ağustos 2018 Pazartesi
AA + -

Ekonomi tarihimizin en kritik zamanlarından geçiyoruz. Sadece geçen hafta para birimimiz bütün önemli kurlara karşı yüzde 20 değer kaybetti. TL’nin ABD Doları, Euro gibi rezerv paralara karşı yılbaşından bugüne kaybı yüzde 40’lara yaklaştı. TL cinsinden devlet tahvili faizleri bütün vadelerde yüzde 25’in üzerine çıktı. 5 yıllık ülke risk primini ölçen CDS faizleri 500 baz puana yükseldi.

Aslında daha fazla detaya gerek yok. Sinirlerin çok gergin olduğu, maddi anlamda ciddi kayıpların bulunduğu ve kimsenin “öneri ya da tavsiye” dinlemeye dahi sabrının olmadığı aşikâr. Yine de şansımı zorlamak istiyorum. Gelin, olup bitenin bir kez daha üzerinden geçelim.

Durumumuz neydi? Hatırlayalım... Mevcut kamu borcumuz, hane halkı borcumuz, hatta bankacılık sektörünün borcunun GSYH’ye oranı hem diğer gelişmiş (EM) ülkelere hem de OECD ortalamasına göre oldukça düşük. Üstelik son dönemde artmasına rağmen bütçe açığının GSYH’ye oranı da Maastricht Kriterleri’nin altında. 

Diğer yandan reel sektörün borcu ise GSYH’nin yüzde 65’ine ulaşmış durumda ve bunun yarısı dolar cinsinden. Bu oran Çin ve birkaç Asya ülkesi dışarıda bırakıldığında EM arasındaki en yüksek seviye.

PARA GÜVENLİ LİMAN ARIYOR

Şu sırada yerküre de küresel likidite şartlarının bozulduğu, ticaret savaşlarının yatırımcıları ürküttüğü, paranın “güvenli limanları” aradığı ortamlardan geçiyor. Swot analizleri zaten yapılıyordu. Finans sektörü bir süredir yukarıdaki gelişmelerin ışığında analizler yapıp, “İşler iyice sarpa sararsa kim, nasıl etkilenecek?” belirlemeye çalışıyordu.

Yüksek borcu bulunanlar, cari açığı yüksek olanlar, dışarıdan borçlanma ihtiyacı fazla olanlar, mali politikaları genişleyici yönde olanlar ve ticaret savaşlarına hedef olanlar bu çalışmaların sonunda ortaya çıkan “zayıf halkalar”dı.

Bu listeye farklı kriterlerden bir sürü ülke girdi. Örnek mi? Rusya, Meksika, Endonezya, Brezilya, Güney Afrika. Bu ülkeler belli dönemlerde (kimi hâlâ etkisi altında) finansal türbülansa da yakalandı.

İKTİSADİ TEORİLER

Maalesef şimdi de Türkiye’nin bu türbülansa yakalandığını görüyoruz.
Bir başka ifadeyle küresel ölçekte pek çok ülkeye farklı şekilde sirayet eden bu gelişmelerin bizi de yakalaması çok şaşırtıcı değil. Ancak yaşananların şiddeti düşünüldüğünde, kamu+hane halkı+ bankacılık parametrelerinin sağlam olduğu bir ülkede, bu kadar kasvetli bir ortam oluşmasının sadece ekonomi ve iktisadi teorilerle açıklanmasının mümkün olmadığını düşünüyorum.

ABD ile uzun süredir devam eden görüş ayrılıkları artık ayyuka çıkmış durumda. 70 yıllık iki NATO müttefiği tarihlerinin en sıkıntılı dönemlerinin birinden geçiyor.

İşte bu eko-politik stress de mevcut ekonomi bazlı sıkıntılarımızın katlanarak yaşanmasına sebep oluyor. Fed faiz artırdığı için ya da küresel likidite şartları zorlaştığı için Türkiye ekonomisinin yaşayacağı muhtemel sıkıntı seviyesi 10 üzerinden 5-6 birim olurdu.

ABD’nin Türkiye’ye karşı takındığı tutum ve süreci yönetim şekli ise sarsıntıyı 9 şiddetinde yaşamamıza neden oluyor.

Sonuçta ekonomimizin kırılganlıklarının yarattığı ortamın üzerinde zıplayan kocaman bir “dış faktör” var!

SAPLA SAMAN KARIŞTI

2001 krizini genç bir bankacı olarak yaşamıştım. O günkü makro ve mikro veriler hâlâ gün gibi aklımda. Bankaların o günkü halini bizzat içinde bulunduğum için zaten çok iyi hatırlıyorum.

Bugün gelinen noktada ise sapla samanın birbirine karıştığını görüyorum. 

Ülke ekonomisindeki sıkıntıları tespit etmek, ciddi reforma ihtiyaç olduğunu ifade etmek ayrı bir şey, rakamları birbirine katıp, ABD ile yaşanan sıkıntılı sürecin arkasına saklanıp gölge boksu oynamak ayrı!

Sağduyunun hakim olduğu bir hafta olması ümidiyle…