Bir kez daha ‘ofsayt’a düştüler

Prof. Dr. Kerem Alkin

Paylaş LinkedIn E-posta
Yayınlanma tarihi: 25 Şubat 2019 Pazartesi
AA + -

10 Ağustos 2018’de, ABD yönetiminin ‘doğrudan ekonomik saldırı’sına uğradığımızda, kimi küresel çevrelerin ve Türkiye’deki uzantılarının en büyük ümidi, 2006’dan beri pek çok hainlikle, tuzakla yürütülmüş olan bir dizi operasyonun Türkiye’ye diz çöktürtememiş olmasının hıncıyla piyasalar üzerinden son bir gayretle istedikleri sonucu alabilmekti. Bu ölçüde ‘küresel’ bir ekonomik saldırıyla Türkiye paralize olacak, ekonomik sistem çökecek ve ülke Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) kapısını çalmak zorunda kalacaktı. Böylece IMF üzerinden dayatılacak tedbir ve kurallarla Türkiye’yi proje yapamaz, büyüyemez, istihdamını artıramaz hale getirip, ekonominin ‘içe doğru’ çöküşünden siyasi sonuç elde etmeye çalışacaklardı.

JCR’YE GÖRE IMF BAHSİ KAPANDI

Türkiye ekonomisinin reformlarla güçlenmiş kaslarını, hızlı refleks gösterme becerisini, fiyat istikrarı ve finansal istikrara yönelik topyekun mücadele yol haritası oluşturabilme kabiliyetini hiçe sayarak, ekonomi yönetiminin çabalarına ve algısına doğrudan saldırarak, ‘Türkiye IMF’ye muhtaç’ propagandasını yürüttüler.

Uluslararası derecelendirme kuruluşları ise Türkiye ekonomisinin değerlendirme not seviyesini hiçbir zaman hak etmediği düzeye indirmek için adeta yarıştılar. Dolar kurunun 7.8, hatta 10 lira olacağına dair ‘vahşi’ iddialara kapılan bir kesim, gözü kara döviz topladı. Bugün, pahalı dövizle kalakalmış grup ‘çok pişman’. Kredi derecelendirme kuruluşu JCR, Türk finansal piyasalarında bir dengelenme başlangıcı yaşandığını, ülke reytingi açısından Türk bankacılık sisteminin temel koruyuculuk vasfını hâlâ sürdürdüğünü ve ‘IMF’ bahsinin kapandığını belirtirken, Japon finans kurumu Nomura, dolar kurunun 5 TL’nin altına inebileceğinden söz ediyor.

Türkiye Bankalar Birliği (TBB) ise derecelendirme kuruluşu Standard & Poor’s’un (S&P) Türk bankalarıyla ilgili açıklamalarının temelsiz olduğunu vurgulayarak, kuruluşun açıklamalarının Türkiye’nin kendine has özelliklerini ve gücünü, bankacılık sektörünün tecrübesini ve reel sektörün dinamizmini yansıtmadığına işaret ediyor. S&P’nin değerlendirmesinin Türkiye bankacılık sektörünün tecrübelerini yansıtmadığının altını çizen TBB, bankacılık sektörünün aktif kalitesindeki bozulmanın yüksek olacağına ilişkin değerlendirmenin, hem bankacılık hem de reel sektör için büyük bir haksızlık olduğunu, bilhassa üstüne basa basa dile getirmiş. Derecelendirme kuruluşları ve art niyetli finans kurumlarının ‘ofsayt’a düştükleri bir ortamda, nisan ayı için ‘karanlık senaryo’ peşinde koşanlar daha da hüsrana uğrayacaklar.

TEDBİRLERİN ETKİSİ AY AY PERÇİNLENECEK

Bir dünya düşünün ki, Beyaz Saray’a sunulan raporda, Alman araçları ABD’nin ulusal güvenliği için tehdit ilan ediliyor.

AB liderleri ve önde gelen kurumları, Başkan Trump ve ekibinin sözleri, raporları ve tehditleri nedeniyle her gün bir başka şok yaşıyorlar. Türkiye, işte böyle bir küresel ortamda, ekonomisini ‘dengeleme’ye çalışıyor. Bu nedenle, seri bir şekilde devreye alınmış olan direkt kontrol politikalarının etkilerinin her ay daha da perçinlendiğini, daha da güçlendiğini gözlemleyeceğiz.

Ekonomi alanındaki tedbirlerin piyasalardaki kalıcı etkisi, 3-6-9 aylık periyotlar halinde yürür. Bu vesileyle tanzim satış noktalarının tarım ve gıda fiyatları üzerindeki regüle edici, piyasayı rahatlatıcı birincil düzeydeki etkilerini ilk 3 ayda, ikincil düzeyde daha kalıcı ölçüdeki etkilerini ise 6 ile 9 ay arasında göreceğiz. Fiyat istikrarında ortaya çıkacak olumlu tablo, ekonomi çevrelerinin enflasyon beklentilerinin de iyileşmesini sağlayarak, aynı zamanda ekonominin genel faiz hadleri seviyesine de hızla olumlu yönde yansıyacak.

Bu noktada, reel sektörün makul düzeyde maliyetle finansman kaynağına ulaşmasını sağlamaya yönelik her türlü tedbir de, ekonominin büyüme ve istihdam koşullarının sürdürülebilirliği açısından ayrı bir öneme sahip. Kamu bankalarının varlığı burada kritik bir önem arz ediyor. Türkiye, ‘neoliberal’ rüzgarların etkisine kapılarak, 2008 ve öncesinde kamu bankalarının özelleştirilmesinde aceleci davranmış olsaydı; bugün para ve maliye politikalarının yanı sıra finans sisteminde reel sektör lehine regüle edici bir ortamı oluşturmak adına, ekonomi yönetiminin elindeki en önemli hareket kabiliyetlerinden birini kaybetmiş olacaktık.