İstanbul’da sonbahar sonbaharda İstanbul

Hüseyin Öztürk

Paylaş LinkedIn E-posta
Yayınlanma tarihi: 04 Ekim 2019 Cuma
AA + -

Hüseyin Öztürk

İstanbul’u Hz. Süleyman’ın kurduğu söylenir. Seyyahlar ve tarihçiler böyle kaydederler. Bilinen geçmişi ile 8.500 yıllık bir şehirdir. Yine ilk insanın ayak bastığı günden bu yana İstanbul, insan hayatının her safhası için bulunmaz bir beldedir. Bu yüzden de dünyanın gözbebeğidir.

İstanbul, dünyanın diğer ünlü başkentlerinden pek çok özelliği ile ayrılır. Bunlardan birisi de dört mevsimin doya doya yaşandığı şehir olmasındandır. Her mevsimin kendine has güzellikleri-özellikleri vardır. Sonbahar bu güzelliklerin taçlandığı mevsimdir.

Sabahın hafif tatlı ayazının, kuşluk vakti hafif ısınmanın, öğleden ikindiye kadar doyumsuz güneş ve sonbahar renklerinin birbiriyle sarmaş dolaş oluşu, ikindi sonrası yine hafif bir serinlik ve geceye doğru pırıl pırıl bir gökyüzüyle, şehrin istirahate davet eden hali, diğer büyük başkentlerde görülmeyen sahnelerdendir.
İstanbul’da sonbahar, Sonbaharda İstanbul, edebiyatımızın her dalında kendinden çok söz ettirmiştir. Bunları başında da şiirler gelmektedir.

İstanbul üzerine şiir yazmayan şairimiz yoktur. Hatta İstanbul’dakiler değil, İstanbul’u bir kez bile görmüş nice şairler, İstanbul üzerine duygularını-düşüncelerini dile getirmişlerdir.

Bu güzide isimlerden birisi de İstanbul’u doya doya yaşayan Yahya Kemal’dir. İstanbul denilince edebiyatımızın devlerinden Yahya Kemal’in şu dizeleri hatırlanmaz mı?

“Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer
Ömrüm oldukça gönül tahtıma keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer”
Yahya Kemal’in bu iki dörtlük halindeki şiirini, Mihrabad Korusu’nda İstanbul’u seyrederken yazdığını da hatırlatalım.
İstanbul’u bir başka şairimiz Necip Fazıl’ın da kaleminden okuyalım. Necip Fazıl da büyük bir İstanbul aşığıdır ve şehri ruhu ve bedeniyle yaşayarak yazmıştır. Bu duyguları aşan bir başka şiire rastlamak da kolay değildir.
“Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim;
O benim, zaman, mekân aşıp geçmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.
İstanbul benim canım;
Vatanım da vatanım... İstanbul, İstanbul”...

Necip Fazıl’ın İstanbul’u ruhuyla eş tuttuğu sözlerinden sonra Yahya Kemal’in şu dizelerini de yanına yoldaş etmeli.
“Gelmek için ikinci bir hayata,
Bir gün dönüş olsa ahiretten;
Her ruh açılıp da kâinata,
Keyfince semada bulsa mesken;
Talih bana dönse, nazikâne;
Bir yıldızı verse malikâne;
Bigâne kalır o iltifata,
İstanbul’a dönmek isterim ben”.

*        *        *

İstanbul’a bir kez yolu düşmüş seyyahlar, belki başka ülkelere tekrar tekrar gelip gitmemiş olsalar da İstanbul’a çeşitli vesileleri bahane ederek pek çok seyyah defalarca gelmiş ve hatıratlarını yazmışlardır.

Yalnız İstanbul’u tanımak, anlamak, sevmek ve yaşamak için üzerinde kurulan medeniyetleri ve son medeniyet Osmanlı’yı ve fethi de mutlaka doğru şekilde bilmek gerekir.

İstanbul’u fetheden ruhu anlamadan, ruhun bu şehre kattığı medeniyetin inceliklerini bilmeden, İstanbul sevilmez ve anlaşılmaz.

Yüzlerce hatırattan biriyle yazıyı hitama erdirelim:

“Galata’nın, İstanbul’un, Üsküdar’ın evleri kat kat dizilmiş olan bu üç şehrin uçsuz, bucaksız genişliği ile her yandan yükselip birbirine karışan servileri, minareleri, gemi serenleri, ağaçların yeşilliği, beyaz kırmızı evlerin renkleri, bunların altına masmavi örtüsünü seren denizle, yukarıda başka bir ova açan gökyüzü, hayranlığımı uyandırıyordu.

‘İstanbul dünyanın en güzel yeridir’ diyenler hiç de abartmıyorlar”.