Aile işletmelerinde ikinci kuşağın problemi; kendini ispat etme kaygısı

Prof. Dr. Ahmet Emre Bilgili

Paylaş LinkedIn E-posta
Yayınlanma tarihi: 31 Ocak 2020 Cuma
AA + -

Prof. Dr. Ahmet Emre Bilgili

Aile işletmelerinde ikinci/üçüncü kuşağın önünü kesen, firmanın ömrünü kısaltan, derin problemlere yaşanmasına sebep olan hususların başında; ikinci kuşağın kendini ispat etme arzusu ve kaygısı geliyor. Bildiğimiz bir husus var; aile işletmelerinde kurumun kültürünü oluşturan ‘aile’ ne kadar kurumsal hale gelebilmişse devamlılık o kadar başarılı gidiyor. İşletmedeki başarının nereden ve nasıl geldiğini, bu uğurda ne kadar emek verildiğini bizzat yaşama şansına erişememiş ikinci kuşak sahipleri aile/kurum kültürünü içselleştirememişse, her şeyi bir tarafa bırakıp kendini ispat etme derdine düşüyor. Bu da onları aile geleneğini yok sayarak, daha çok kazanma, daha çok sektörde var olma ve daha çok kâr ederek büyüme gibi aslında rasyonel olmayan bir yönelime sokuyor.

Firmaları başarısız yöneten ikinci kuşak temsilcileri denince akla çok para harcayan, çalışmayı sevmeyen, müsrif kişilikler gelebilir. Ancak şirketler sadece bundan dolayı zarar görmez. Hatalı yatırımlar da bir o kadar dikkat edilmesi gereken konuların başında geliyor. Birinci kuşak, firmaları belirli bir yere getirmiş ve belki ciddi bir gelirin sahibi olmuşlar. İkinci kuşak temsilciler ise zaten o maddi şartlarda doğdukları için para kazanmak onların çoğu zaman birincil motivasyonu değil. 

Kimlik ve kendini ispat etme arzusu olmasa, yukarıda değindiğimiz temel kâr amacı ile hareket edilecek ve ikinci kuşakların babaları ile koordineli çalışması halinde de firmalar belki çok daha uzun süre faaliyetlerini devam ettirebilecekler. Peki burada hatalı yalnızca çocuklar mı? Onları kendilerini ispat etme arzusundan veya tabiri caizse baba kompleksinden kurtulmaları nasıl mümkün olabilir?

Burada yapılagelen başlıca hatalardan biri; bizim çektiğimiz zorlukları çekmeyen çocuklarımızın başta bizim kadar kıymet bilemeyecek olmalarını normal bir durum olarak kabul edememek Onlara belki yeni bir firma kurduramayız ama nasıl zorlukların çekildiğini onlara özverili bir şekilde telkin edebilir, kendilerinin iş hayatına daha erken yaşlarda en alt seviyelerde çalışarak başlatabilir, böylece bizimle ve alt seviyedeki çalışanlar ile empati yapabilmelerinin önünü açabiliriz. İkinci olarak da yine onlara bir firmayı kurup belirli bir yere getirmek kadar onu devam ettirebilmenin de oldukça önemli olduğunu izah edebilir ve bu başarının bir insanın ticari hayatı için yeterince değerli olduğunu anlatabiliriz. Kendi hatalarımızdan örnekler vererek onların aynı hataları yapmayacaklarına olan inancımızı söyleyebilir ve motive edici öğütler vererek babanın rekabet edilecek bir figür olmadığını zihinlerine işleyebiliriz. 
Yine yapılagelen diğer bir hata olarak da bir konuda fikir beyan ettiğinde fikirlerine önem verilmediği hissine kapılmayacakları şekilde onları dinlemeli ve eğer fikirleri yanlış ise neden yanlış olduklarını yapıcı bir şekilde açıklamalıyız. Dinlenilmediğini düşünen çocuklarla baba arasına zamanla kuşak mesafesi girecek, bu da bizi yukarıdaki yanlış sonuçlara sürükleyebilecek.

Uzun ömürlü aile işletmeleri, güven duyulan bir ticareti de beraberinde getirir. Bu işletmelerde bilgi ve deneyim olduğundan kaynaklar daha az israf olur. Uzun ömürlü olduktan sonra kurumsallaşabilen firmalar artık daha da sağlam demektir. Ülke ekonomisi uzun ömürlü şirketlerden muhakkak olumlu anlamda etkilenir. Tüm bu sebeplerin yanında birinci kuşak kurucuların emeklerinin ve sermayelerinin zayi olmaması adına şirketleri bir alt soylarına devrederken yukarıda değindiğimiz hususlara dikkat etmekte fayda olduğuna inanıyoruz. Hatta bunun da ötesinde zorunluluk olduğunu söylemek daha doğru bir yaklaşım olur.