Ekonomiye ‘güven’in 6 koşulu

Prof. Dr. Kerem Alkin

Paylaş LinkedIn E-posta
Yayınlanma tarihi: 30 Ekim 2020 Cuma
AA + -

Prof. Dr. Kerem Alkin
keremalkin@superonline.com

‘Güvenilir’ bir ekonomi olmanın en temel kurallarından birini, ‘akıllı üretim becerisi’ne dayalı bir ‘sürdürülebilir’ büyüme ortamı oluşturur. ‘Sürdürülebilir büyüme’ için ‘enflasyon’u ve ‘cari açığı’ dizginlemeyi öncelikli şart koşmak ise hangi kavramın ana fonksiyon, hangi kavramın türev, yani bağlı değişken olduğu konusunda bir zihin karışıklığı yaşandığına işarettir. Çünkü fiyat istikrarı ‘sürdürülebilir büyüme’nin olmazsa olmaz koşulu değildir; önceliği de değildir. Esas, ülke ekonomisinin mal ve hizmet üretimini ‘yerli ve milli’ kaynaklarla gerçekleştirmesi ‘sürdürülebilir büyüme’de önemli bir ‘öncelik’tir.

Bir ülkenin mal ve hizmet üretimini artan bir tempoda ‘yerli-milli’ kaynaklarla, girdilerle gerçekleştirmesi, ithalata bağımlılığını azaltması, zaten ‘fiyat istikrarı’, yani enflasyonla mücadelede; ‘finansal istikrar’, yani cari açıkla mücadelede pozitif sonuç elde edilmesi adına kritik önemdedir. Yerli-milli hammadde, yerli-milli enerji, yerli-milli teknoloji, yerli-milli insan kaynağı ve yerli-milli tasarruflar. Türkiye, bu 5 temel alanda, tarihinin en önemli mücadelesini, en önemli başarıları ortaya koyduğu ‘müstesna’ bir dönemden geçiyor. Her alanda dışa bağımlılığı azaltacak tarihi adımlar atılıyor. 

AVRASYA’DA İLK ÜÇTEYİZ

Tarım, imalat sanayi, inşaat ve hizmetler sektöründe yerli girdilerin ağırlığını artırarak, yeni nesil bir ‘milli ekonomi’nin inşası sürecini hızlandırmış durumdayız.

‘Güvenilir’ bir ekonominin inşasının, ekonomiye ‘güven’ duyulmasının öncelikli koşulu ise ‘güçlü’ ve ‘sürdürülebilir’ bir ekonomi oluşturmaktan geçer. ‘Güvenilir’ ve ‘sürdürülebilir’ bir ekonominin sac ayaklarını ise 6 temel başlıkta sıralayabiliriz: Güçlü doğal kaynaklar, güçlü fiziki sermaye ve altyapı, toplam nüfus ve işgücü, yüksek nitelikte insan kıymetleri, teknoloji üretme kapasitesi ve güçlü hukuk sistemi. Türkiye, bu 6 başlıkta da, dünyada sayılı ‘şanslı’ ülkeleri arasında yer alan, Avrasya’da bu konuda ilk üçte yer alan bir ekonomi. Bu nedenle, küresel virüs salgını sonrası, Türkiye dünyanın sayılı ‘üretim merkezi’nden biri olarak, küresel tedarik zincirindeki rolünü katlayan bir ekonomi olmayı sürdürecek.

GÜVENİLİRLİK DÖVİZ KURLARINDA DEĞİL

Ülke ekonomisine ‘güven’ duyulmasının, ‘sürdürülebilir’ bir büyümeyi yakalamanın 6 temel koşulu olan yukarıdaki başlıklar adına, her gün yeni bir önemli haberi gündemimize alıyoruz. Ülkemizin yerüstü ve yeraltı kaynaklarına yönelik yeni düzenlemeler, hidrokarbon imkanlarımız ve madenlerimiz için yeni atılımlar, 405 milyar m3’lük doğalgaz rezervi, genç ve nitelikli insan kaynağımız ve işgücümüz; dünyanın önde gelen yatırımcı ülkeleri ve şirketleri, Türkiye’nin ‘güvenilir liman’ tedarikçi ülke olmasının fazlasıyla farkında olarak, Türkiye’ye yönelik yeni yatırım hamlelerini radarlarına alıyor. Bir ülkenin ‘güvenilirliği’ni döviz kurlarında değil, somut kavramlar üzerinde aramamızın vakti geldi, de geçiyor bile.

‘OTORİTERLEŞEN’ KAPİTALİZM VE ‘FAŞİST’ NEOLİBERALİZM

1820’den itibaren küresel ‘ekonomi-politik’teki ağırlığını hızla artırmaya başlayan Atlantik İttifakı’, mal ve hizmetleri ucuza üretmek, ardından tüm dünyaya istediği miktarda satabilmek adına ‘liberal’ görüşü yüceltmekte de; dünyanın bütününü ‘piyasa ekonomisi’ne ve ‘serbest ticaret’e ikna etmekte de zorlanmadı. Çünkü, nüfusunun önemli bir kısmını Katolik, Protestan ve Anglikan Hıristiyanların oluşturduğu Atlantik İttifakı, 1900’de dünya nüfusunun yüzde 30’unu; daha da önemlisi dünya milli gelirinin de yüzde 72’sinden fazlasını temsil ediyordu.

2000’de, dünya nüfusunda Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasındaki nüfus farkı, dünya nüfusundaki pay üzerinden 8 puan iken, 2050’de 1.5 puanın altına düşecek. Bu nedenle, başta Malezya, Endonezya, Türkiye olmak üzere, nüfusunun yüzde 65 ile 99’u Müslüman olan ve dünya ekonomisinde artık ‘yüksek teknoloji’ ve ‘yüksek katma değer’le ‘üretim üssü’ne dönüşmüş ekonomilerden başlayarak; yeraltı ve yerüstü kaynakları ihracatı ile de ‘zenginleşme’ sürecini sürdürmekte olan Müslüman ülkelerin dünya milli gelirindeki ağırlıkları hızla artmayı sürdürüyor. Toplumsal eşitlik, insan hakları, fikir özgürlüğü, fırsat eşitliği ve serbest ticaret gibi değer ve kavramlarda kendini adeta ‘çekim merkezi’ ilan eden Atlantik İttifakı ülkeleri, bilhassa 2008 küresel finans krizi sonrasında, kendilerini tırmanışa geçen bir ‘otoriterleşen kapitalizm’ ve ‘faşist’ neolibebralizm sürecinin içinde buldular. Bilhassa, Avrupa içine düştüğü ‘kabus’tan uyanmazsa, hepimizi zor bir dönem bekliyor.