İşin rengi yeşile dönüyor

Hakan Güldağ

Paylaş LinkedIn E-posta
Yayınlanma tarihi: 19 Şubat 2021 Cuma
AA + -

Hakan Güldağ
a.hakan.guldag@gmail.com

Hiç şüphesiz, korona salgını gündemin en tepesinde yer almaya devam ediyor. Şimdi bir ‘aşı savaşı’ da başladı Sağlık Bakanımızın dediği gibi...

Ancak dikkatinizi çekti mi bilmiyorum... Bir yandan virüs ile mücadele sürerken, bir yandan da virüs sonrası dönem için hazırlıklar başladı dünyada. İşin rengi değişmeye başladı. Ve renk giderek ‘yeşile’ dönüyor.

Dünyada ‘yeni’ gündem sürdürüle-bilirlik. Yeni derken tırnak içine aldım; çünkü aslına bakarsanız, bu konuya ‘yeni’ demek doğru değil. Korona beklenmedik bir gelişme olarak öne çıksa da, dünyanın sürdürülebilirliğine ilişkin riskler hiç kaybolmamıştı. Şimdi ‘esas oğlan’ geri dönüyor desek daha doğru. Üstelik korona salgınının beslediği korkularla daha da güçlenmiş olarak.

Doğru söyleyin, geçen yıl başında daha henüz virüs tüm dünyanın korkusu haline gelmemişken, biri çıkıp da, Çin’den çıkan virüsün dünya çapında bir salgına dönüşeceğini, en az 2.5 milyon insanın öleceğini, salgın nedeniyle evlere kapanacağımızı söylese inanır mıydınız? Hele bu salgından en çok etkilenen ülkeler, ‘Çin değil, Hindistan değil, İngiltere olacak, ABD olacak’ deseydi gülüp geçmez miydiniz?

Oysa bugünün çarpıcı gerçeği şu:

Dünya nüfusunun yüzde 4’ünü oluşturan ABD’de, Covid-19 salgını nedeniyle gerçekleşen ölümlerin yüzde 20’si yaşanıyor. Keza İngiltere, milyon kişiye düşen kayıpta ilk sıradaydı bir dönem.

İşte şimdi daha fazla farkına vardık ki, her yıl yayınlanan ama pek kimsenin kale almadığı o ‘riskler listesi’ gerçek olabiliyormuş demek.

‘Olmaz’ dediklerimiz oldukça, riskleri daha bir dikkate alır olduk dünden farklı olarak. Bu risklerin başında da küresel ısınma, iklim değişikliği, su krizi, biyo-çeşitlilik, gıda krizi geliyor. Bu riskler hafife alınacak riskler değil ve işleri yoluna koymak için pek bir vaktimiz de kalmadı.

*        *        *

Geçenlerde, Emine Erdoğan uyarıyordu: “Son dönemeçteyiz, elimizde gidişatı değiştirebilecek son 10 yılımız var” diye... Beştepe Kongre ve Kültür Merkezi’nde düzenlenen İklim Değişikliğiyle Mücadele Toplantısı’ndaki konuşmasında tam da dünyada öne çıkan gündemi anlatıyordu örneklerle:

“İklim değişikliğine bağlı felaketler bizleri gerçekten nefessiz bıraktı. Eskiden bir felaket olduğunda, durup soluklanacak, kendimizi toparlayacak bir aralık bulabiliyorduk. Ancak şimdi daha yaşadığımız şeyi tüm boyutlarıyla anlayamadan, yeni bilinmezliklerle karşılaşıyoruz. Büyük resmi çoğunlukla göremiyoruz. Yangın olduğunda söndürmeye çalışıyor, sel olduğunda verdiği hasarı tamir etmeye gayret ediyoruz. Ama yangınların, sellerin ve diğer afetlerin nedenlerine inip, tam anlamıyla mücadele edemiyoruz.”

2019 yılının 935 olay ile en fazla afetin yaşandığı yıl olarak kayda geçtiğine dikkat çekiyordu Emine Erdoğan: “Son günlerde yaşadığımız kuraklık, ziyadesiyle endişe verici. Barajlardaki su seviyesi alarm veren noktalara düştü. Bugünlerde yağan kar ve yağmur, bir nebze içimizi rahatlattı. Ama bu, karşı karşıya olduğumuz tehlikenin geçtiği anlamına gelmiyor. Biz insanların şöyle bir özelliği var: Stresle ve endişeyle başa çıkmak için bazı gerçekleri göz ardı ediyoruz. Üzülerek ifade ediyorum ki, artık böyle bir lüksümüz yok... Gidişatı olumlu yönde değiştirebilecek son 10 yılımız var. Ve bu fırsatı değerlendirebilecek son nesiliz.”

*        *        *

Doğru söze ne denir... 

Önümüzdeki 10 yılda, sürdürülebilirliğe ilişkin riskler ön plana geçecek. Geçen Eko-Mercek’te ele aldığımız Avrupa Birliği’nin strateji dokümanlarını ortaya koyduğu ‘Sanayi 5.0’ ve 2021 sonundan itibaren devreye girecek olan ‘Avrupa Yeşil Mutabakatı’ hep bunun işaretleri. Üstelik bu yol haritaları ‘olsa ne güzel olur’ kabilinden çizilmiyor. ‘Zorunluluk’ olarak görülüyor AB tarafından... 

ABD’de Biden yönetiminin iş başına gelmesi de bu süreci hızlandıracak. Sadece yemin töreninde ‘iklim krizi’ meselesinin altını çizdi diye söylemiyorum. Başkanlık koltuğuna oturur oturmaz da yaptığı ilk iş, ABD’yi yeniden Paris İklim Anlaşması’na geri döndürmek oldu. 

Çin de geri kalmıyor doğrusu. O da emisyon azaltma taahhüdünde bulundu kısa zaman önce. Çünkü yeni dönem böyle şekilleniyor. Ticaretin kurallarını da, tedarik ve lojistik ile birlikte artık ‘sürdürülebilir üretim’ belirleyecek. 

Durum ciddi. Yeşil dönüşüme hazır mıyız? İlk iş dünyadan kopuk olmadığımızı gösterip, imzalayacak mıyız Paris İklim Anlaşması’nı? 

AR-GE VE PATENTTE ‘YEŞİL’ YARIŞ 

Gündemin ‘yeşile dönmeye’ başlamasının nedeni tek başına dünyanın sürdürülebilirliği meselesi değil. ‘Mesele başka’ demeyeceğim. Ama görünen o ki, Batı şu sıralar bir arayış içerisinde. Eski model, kriz çözme kabiliyetlini yitirdikçe yeni bir ‘model’ arayışı arttı. Ve bu arayış, giderek ‘yeşil gündem’ ile örtüşmeye başladı. Dahası yeşil gündemin kendisi haline geliyor. İş, her biri ‘derin teknolojiler’ olan yeşil teknolojilerle, teknolojik yarışta sıçrama yaparak, yeni bir büyüme hikayesine dönüştürülmeye çalışılıyor. 

Bu yarış Batı’da da eşit sürmüyor. AB bir yandan yeşil teknolojileri küresel çapta kendisine rekabet avantajı sağlayabileceği bir alan olarak görüyor. Bir yandan da Asya ve ABD’deki gelişmelere karşı tedirgin ve telaşlı. WIPO ve OECD verilerine göre, son 10 yılda AB’nin yeşil teknoloji patentleri içindeki payı yüzde 30’lardan yüzde 25’lere düştü. 

Bugün dünyadaki yeşil teknoloji patentlerinden alınan paya göre baktığımızda ABD ve Japonya toplamın neredeyse yüzde 50’sini oluşturuyor. Onları Almanya izliyor. Çin, Almanya’ya yetişmek üzere. Son 10 yılda Çin’in payı yüzde 3’lerden yüzde 10’ların üzerine çıktı.

Türkiye’nin yeşil teknoloji patentlerinden aldığı pay henüz binde 3. Ama bizim de aldığımız payda artış eğilimi devam ediyor. 

Yeşil teknolojilerle bağlantılı Ar-Ge yatırımlarına bakıldığında ise konuya uzakmış gibi görünen ABD ilk sırada. Yatırım bakımından 10 yıl önce AB toplamı ABD ile aynı yerdeydi. Ancak AB’de Ar-Ge harcamaları ABD’ye göre daha yavaş arttığı için ara açıldı. Çin ise 10 yıl önce yeşil teknolojilere ABD ve AB’nin onda biri kadar yatırım yapıyordu. Son 5 yıla bakarsanız, yatırım artışı AB’nin önüne geçti ve ABD’ye yaklaştı. 

Şimdi AB açığı kapatmak için kamu alımlarını, yeşil sanayi politikasının bir aracı olarak daha fazla öne çıkarmaya hazırlanıyor.