İstanbul’a iki türlü âşık olunur

Hüseyin Öztürk

Paylaş LinkedIn E-posta
Yayınlanma tarihi: 04 Haziran 2021 Cuma
AA + -

HÜSEYİN ÖZTÜRK

Dünyanın her yerinde ve hemen her toplumunda, İstanbul’un adını dergilerde, kitaplarda, gazetelerde, resimlerde, filmlerde, dizilerde gören her insanın, görmek istediği bir İstanbul rüyası vardır. Ve her rüyanın finalinde İstanbul’da olmak vazgeçilmezdir.
 
İstanbul’un rüyasını ve gerçeğini, tarihi boyunca; devlet adamından siyasetçisine, gazetecisinden tüccarına, seyyahından edebiyatçısına, şairinden ressamına kadar görmeyen, bilmeyen ve duymayan kimse kalmamıştır sanırız.
 
Çünkü İstanbul’a dair yazılanlar, konuşulanlar, anlatılanlar böyle olduğunu işaret ediyor. Dünyadaki seyahatnamelere bakıldığında görmeyen kalmamış denilse yeridir.
 
Yine dünya tarihinde ve edebiyatında adı geçen hemen tüm insanlar, bir şekilde İstanbul’a yolunu düşürmüş ve bu kutlu şehirde kısa ve uzun sürelerle yaşamışlardır.
 
Bizim edebiyatçılarımız ve şairlerimiz içerisinde de İstanbul’u yazmayan yoktur. Ve hepsinin İstanbul’u farklıdır. Bakış açılarına göre sevdikleri yönlerini anlatırlar.
 
Yerkürenin nazlı ve güzel şehri İstanbul, henüz içindekilerinin sayımı bitmemiş hazine sandığı gibidir. Başlıktaki gibi kimi maddi yönüne kimi de manevi yönüne âşık olmuştur.
 
İstanbul’a iki türlü âşık olunur dememiz bu yüzdendir. İstanbul bir akıl ile bir de ruh ile sevilir. Yalnız nihayetinde her iki aşkın da sonu İstanbul’a çıkar. Ruh akla teslim olur, akıl da ruh ile mutmain olur.
 
Bu bütünlüğün en önemli mihenk taşlarından biri de ünlü divan şairlerimizden Nedim’dir. Diğeri Necip Fazıl, bir diğeri de Yahya Kemal’dir.
 
Ve daha nice şair, roman, hikâye ve belgeselcilerimiz övgülerini, sevgilerini dile getirmişlerdir.
 
*        *        *
 
Nedim (D.1681-Ö.1730), III. Ahmet devrinin (1703-1730) başlarında şiirleriyle tanınmaya başlar ve daha sonraki yıllarda şiir ve kasideleriyle devlet adamlarının yakın çevresine girerek dostluklarını kazanır.    
 
En çok bilinen şiiri de ‘Bu şehr-i İstanbul’ mısraı ile başlayan şiiridir. Şiirin bütünü uzundur, biz buraya bir kısmını alalım:
 
“Bu şehr-i İstanbul ki bî mislü behâdır
Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedadır.”
Anlaşılır ama günümüz Türkçesine aktaralım.
“Bu İstanbul şehri paha biçilemezdir ve yalnızca bir taşına acem (İran) mülkünün tamamı feda edilir.”
“Bir gevher-i yekpâre iki bahr arasında
Hurşîd-i cihan-tâb ile tartılsa sezadır.”
“İki deniz (Karadeniz ve Akdeniz
 
O tarihlerde bugün Marmara Denizi olarak bildiğimiz denizin adı Akdeniz’di) arasında eşsiz bir cevherdir, dünyaya ışık saçan güneş ile kıyaslansa yeridir.”
 
İşte hem ruh hem akıl ile âşık olunmuş İstanbul’u, bugün de sahiplenebilmek için hakikaten ruh ve akıl birlikteliği altında sevmeli, sevebilmeli ve sevdirebilmeliyiz.
 
*        *        *
 
Buradan Necip Fazıl’a (D.1904-Ö.1983) geçelim: Necip Fazıl da İstanbul’a hem ruhen hem aklen âşık olan büyük üstatlardandır ve ‘Canım İstanbul’ şiirinde şöyle seslenir:
 
“Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim;
O benim, zaman, mekân aşıp geçmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.
İstanbul benim canım; Vatanım da vatanım... İstanbul, İstanbul…”
 
*        *        *
 
İstanbul üzerine sözü, Yahya Kemal (D.1884-Ö.1958) ile nihayetlendirelim:
 
“Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.”