Kalıcı gelişmenin yolu dış değil, iç dinamiklerden geçiyor

Hakan Güldağ

Paylaş LinkedIn E-posta
Yayınlanma tarihi: 03 Eylül 2021 Cuma
AA + -

HAKAN GÜLDAĞ
a.hakan.guldag@gmail.com

1699 Karlofça Anlaşması’ndan bu yana sayın: 300 yıldan fazla bir süredir değişmeye çalışıyoruz. Ama çoğunlukla yanlış yöntemlerle...
 
Neler denemedik neler... Kah gelişen teknolojileri uygulamak için Batı’dan uzmanları davet ettik. Onlara tam yetki verip, bilim ile teknolojinin ışığını bize taşımalarını istedik. Kah, yenilikleri alıp getirmeleri için Türk uzmanların yabancı ülkelere gönderilmesi yöntemini tecrübe ettik. Kimi dönemlerde, özellikle KİT’lerin ve bazı özel sektör şirketlerinin kuruluş aşamasında, yabancı ülke ve şirketlerle anlaşma yapıp, üretim teknolojisi ithal etmeye çalıştık.
 
Ama ya yeni teknolojinin gerektirdiği altyapı bulunmadığı için ancak geçici ve kısmi başarılar elde edilebildi. Ya da Avrupa ülkelerinde fabrikaları izin verildiği ölçüde gezen uzmanımız, sanayi tesisleri için ilk adımları atıyordu ama sürekli bir yenilenme ivmesi yaratılamıyordu. Veya zamanla teknoloji eskidiği ve yenilikçi çalışmalar yapılmadığı için bu yöntemler kalıcı çözümler ortaya çıkaramıyordu.
 
*        *        *
 
Daha önce de Eko-Mercek’te değinmiştim: Eğriye eğri, doğruya doğru... Kişisel ve gündelik sorunlara pratik çözümler bulmada mahiriz.
 
Bu konuda elimize dünyada su dökecek pek kimse yok. Gelgelelim sosyal ve ekonomik sorunların çözümü konusunda ciddi zaaflarımız var.
 
Hele ki, yeni koşullara uyum ve değişim söz konusu olduğunda... Açıkçası çözüm üretme kültürümüz zayıf.
 
Bu eksikliğimiz de bizi yabancı kültürlerin ortaya çıkardığı çözümlere yöneltiyor. Başka ülkelerde başarılı olmuş yöntemlerin bizim de sorunlarımıza çözüm getireceğini düşünüyoruz.
 
Oysa “taşıma su ile değirmen dönmez”, bu tür süreçleri anlatmak için bizim sık sık başvurduğumuz bir atasözümüzdür.
 
Aman yanlış anlaşılmasın... Her kimden geliyorsa gelsin, çözüm üreten başımızın tacı. Mesela, Covid-19’a karşı geliştirilen aşılar...
 
Tabii ki uygulayacağız. Yerli olsun yabancı olsun, iyi çözümleri alıp kullanmakta hiç bir sakınca yok.
 
DOKU UYUŞMAZLIKLARINA DİKKAT!
 
Ancak işin içine ‘kültür’ girdiğinde manzara bir hayli değişiyor. Doku uyuşmazlıkları öne çıkıyor. Öncelik dış dinamiklerde olduğunda, kısa süreli iyileşmeler sağlasa da kalıcı sonuçlar ortaya çıkmıyor.
Aynen IMF programlarında da gördüğümüz gibi...
 
Türkiye’nin tarihsel koşulları ile siyasi-ekonomik yapısını tam olarak inceleyemeyen yabancı uzmanların önlem paketleri beklenen yararları sağlayamıyor.
 
İnsanımızın kültürü, düşünce tarzı ve iş yapma biçimi etüt edilmeden hazırlanan reçetelerin sağladığı iyileşmeler geçici oluyor.
 
HER ŞEY REKABET GÜCÜ İÇİN…
 
‘Bütün bunları niye anlattın şimdi’ diye soracak olursanız, geçenlerde Hakan Cengiz ile sohbet ettik. Cengiz, ‘Verimlilik Savaşları’ kitabının yazarı… Deyim yerindeyse, eli taşın altında bir makina mühendisi. Almanya’dan Japonya’ya birçok ülkede verimlilik ve süreç iyileştirme ekiplerini yönetmiş. Tabii Türkiye’de de pek çok firmada verimlilik uygulamalarına imza atmış.
 
Hakan Cengiz’in, sohbetimizde anlattıkları ve kitabına aktardığı deneyimler, başarı için dış dinamikler yerine iç dinamiklere öncelik vermenin önemini somut biçimde gözler önüne seriyor.
 
Bir noktanın altını ısrarla çiziyor: “Dünyanın başka yerlerindeki uygulamaları Türk firmalarına ve çalışanlarına aynı şekilde adapte etmeye çalışmak, başarısız olmayı tamamen garanti altına almak demektir. Ve odaklandığımız her yerde görüyoruz ki, Türkiye’de problemler neredeyse birebir aynı. Tamamen kültürel… Türkiye’deki kültürel farklılığı hesaba katmadan yapılacak her iş, başarısız olacaktır.”
 
Bu yönüyle de, Verimlilik Savaşları, rekabet gücü mücadelesi veren firmalara olduğu gibi Türkiye’ye de ışık tutacak bir çalışma. Dış dinamiklere değil, iç dinamiklere öncelik veren, deyim yerindeyse ‘bizden’ bir çalışma. Değişim için mevcut kültür, alışkanlık ve geleneklerden yararlanılmasının daha iyi sonuçlar vereceğine inancı adeta somutlaştırıyor. Bizim mühendislerimizin, bizim firmalarımızda verdikleri mücadeleden çıkan öğretici, öğretici olduğu kadar çarpıcı derslerle dolu.
 
Bir atasözümüzle başlamıştık yazıya: ‘Taşıma suyla değirmen dönmez.’
 
Bir başka atasözümüzle yazıya son verelim: ‘Ocak içinden tutuşur.’
 
Verimlilik Savaşları ile ilgili anlatacaklarım bunlarla sınırlı değil.
 
Devam edeceğiz...
 
SAVAŞLARIN ARTIK EKONOMİDE YAPILDIĞI BİR DÜNYADA KAZIM KARABEKİR PAŞA NE YAPARDI?
 
Verimlilik Savaşları kitabının alt başlığı ‘Türkiye’de Kaizen Günlükleri’... Örnek uygulamalar ışığında ülkemizde Kaizen çalışmalarında başarılı veya başarısız olmanın formülleri anlatılıyor. Bir anlamda Türkiye’de verilen verimlilik mücadelesinin cephe komutanlarından biri olan Hakan Cengiz’e göre, “Kaizen kısa vadede bizim ülke ve toplum olarak refahımızı artırabilmemiz için elimizde olan yegane silah.” Ve “Kaizen, firmalarımızın hayatını kurtarabilecek derecede önemli bir araç.”
 
“Firmalar da insanlar gibi” diyor Hakan Cengiz, “Bin lira kazanıp bin 300 lira harcayarak sürdürülebilir olma şansımız yok. Bilir misiniz, Türkiye’de pek çok firma iş yaparak batar. Maliyetini kontrol edemediğinden. Kâr edip etmediğini bilemediğinden. Üretmeye, üretip işi teslim etmeye odaklanır. Bir yerde tolerans çizgisini geçer. Nakit akışı bozulur ve batar.”
 
Sonra da şöyle devam ediyor: “Ülkeler de öyle. Refaha kavuşmak istiyorsak, bizim de ülkemizi kâra geçirmemiz lazım. Sürekli borçla sürdürülebilir olamayız. Savaşlar artık ekonomik. Sahada sohbet ederken, Kazım Karabekir’den örnekler veriyorum. Çok yerde rastladım, insanımız Kazım Karabekir’i biliyor ve seviyor. Saygısı var. Onlara ‘Bir düşünün, savaşların artık ekonomik olduğu bugün yaşasalardı, Mustafa Kemal, Karabekir Paşa ne yapardı’ diye soruyorum.”
 
Tabii Hakan Cengiz’in bu soruya yanıtı belli: “Verimlilik savaşı verirlerdi” diyor ve bunu bir karşılaştırma ile somutlaştırıyor: “Karşılaştırın Almanya ile Türkiye’yi... Biz 45 saat çalışırken, Alman haftada 35 saat çalışıyor. Biz zar zor iki hafta yaparken, o yılda 6 hafta katıksız izne çıkabiliyor. Bizim işçimizin gidemediği Antalya’da tatil yapıyor. Peki ne fark var aramızda? Alman 300 milyar Euro ticaret fazlası veriyor. Bizim de ülkemizi fazla verir hale getirmemiz lazım. Bu da ancak verimliliğimizi artırmakla olur.”
Doğru söze ne denir?