Bereket kültürü ve dış zenginlik körlüğü

Hüseyin Öztürk

Paylaş LinkedIn E-posta
Yayınlanma tarihi: 15 Ekim 2021 Cuma
AA + -

HÜSEYİN ÖZTÜRK

‘Bereket versin’ dileği, örfü, âdeti, geleneği veya duası; ‘gönlü, cüzdanın üzerine koyabilme erdemliliğidir’. Ticarette Anadolu’yu Anadolu yapan, İstanbul’u hem Anadolu hem dünya şehri yapan erdemin bu anlayış olduğu söylenir.
 
Bereket kavramı içerisinde o kadar çok iyi niyetler barındırır ki, daha söze gelir gelmez, diyenin de duyanın da yüreğinde bir ferahlık ve serinlik meydana getirmekle birlikte ayrıca daha çok güven sağlar.
 
Dünyanın neresinde ve hangi ülkesinde; hangi ırktan, inançtan, dilden olursa olsun, takdir edilen ve işleri bereketli olan firmaların, müesseselerin, şirketlerin başarı temellerinde ‘bereket’ kavramının içini doldurduğu şu ilke yatar: “Ne aldatalım ne aldanalım.”
Bilirsiniz, aldatanlar mutlaka bir gün aldanırlar. Bilgelerimiz boşuna dememişler, “Etme bulma dünyası” diye. Hepimizin hayatında bu sözün gereğini yaşayanlar olmuştur, pek çoğuna da şahitlik etmişizdir.
 
Bu sebeple aldanmaktan korkanlara, aldatmamaları öğütlenir. Yalnız üzülerek belirtmeli ki, ‘bereket versin’ ilkesinden uzaklaştıkça; aldatanlarımız da aldananlarımız da çoğalır ve büyük ekseriyetimiz bu hususta dertliyizdir.
 
ÖNCE İÇ ZENGİNLİK
 
Maalesef ‘dış zenginlik körlüğü’ yaşıyoruz. İç zenginliklerimizin, gönüllerimizin, kalplerimizin dış zenginliğe heba edildiği bir devrin ortasındayız. Yaptığımız ve yapacağımız işlerin her noktasında, dış zenginlikten ziyade iç zenginliğimize nasıl bir fayda sağlayabiliriz diye hareket ettiğimizde işimizin bereketi zirveye çıkacaktır.
 
Asya’nın merkezinden, Avrupa’nın merkezine doğru geçtikleri ve yerleştikleri her yeri yedi renkli gökkuşağı gibi sarıp sarmalayan atalarımız, herkese bereket ve sevgi sunmuş, güzel işler ve güvenlik sağlayarak önce gönülleri fethetmiş, sonra rızıklarının peşine düşmüşlerdir.
 
Buhara’dan İstanbul’a kadar dünyanın dört bir yanından kervan yolları ve üzerlerinde kurulan kervansaraylar; yerlisiyle, yabancısıyla bütün bir insanlığın önce iç zenginliğine hitap etmiş, gönülleri doyurmuş, sonra da dış zenginliklerine hitap etmişlerdir.
Yine bilgelerimiz; “Bereketin olmadığı yerde israf vardır. İsrafın olduğu yerde ise ‘hırs-tamah-geçimsizlik-bereketsizlik-öfke’ zuhur eder ve dış zenginlik insanı kör eder” der.
 
Bereket, mana itibariyle öylesine geniş bir sahayı kaplar ki, sadece üretim ve tüketim alanına sıkıştırmamak gerekir. Günlük hayatımızın her safhasında az konuşmak, fazla yememek ve az uyumak ömrü bereketlendirir, moral seviyemizi yükseltir.
 
GÖNÜL BEREKETİ
 
Ayrıca evlerimiz ve iş yerlerimizdeki eşyalarımızı dikkatli kullanmak, korumak, bakımını yapmak, eşyaların ömrünü uzattığı gibi maddi-manevi zenginliklerimizi de artırır.
 
Mesela evlerimizde, iş yerlerimizde, çarşıda, pazarda, seyahatte velhasıl sosyal hayatın devam ettiği her yerde bir tarağın dişlileri gibi bir ormanın ağaçları gibi bir ailenin üyeleri gibi bir arada yaşamak ve birbirimizle iletişim kurmak mecburiyetindeyiz.
 
Bu mecburiyet, toplumsal barışın olmazsa olmazıdır. Bu sebeple önce gönül fethine bakmalı. Dilimizle, beden dilimizle gönülleri almalı, gönüllere girmeli ki, huzur ve güven içerisinde yaşayabilelim. Ayrıca bu da elbet bir gönül bereketidir.
 
Gönül bereketinin olmadığı yerde dış zenginliklerimiz ne kadar güçlü olursa olsun, hal ve hareketlerimiz ne kadar bizi güçlü kılarsa kılsın, karşımızdakilere bir etkisi olmayacaktır. Böyle zenginliklerin süresi saman alevi gibidir. O an parlar ama ısıtmadan kısa sürede söner.
 
Hâsılı kelam: İşimizde kaybettiğimiz değerleri; evlerimizde, sokakta, eş-dost-akrabalar arasında da kaybederiz. Ve bu kayıplar, sürekli artan bir bereketsizliğe sebep olur. Sosyal ve iş hayatımızın merkezine ‘bereket versin’, ‘bereketini bul’ kültürünü yerleştirebilmeliyiz.
 
Biz millet olarak ‘değerler’ toplumuyuzdur. Ahilik kültüründen getirdiğimiz ticari değer yargılarımızın başını ‘bereket’ kavramı çeker
vesselam.